kişisel paylaşımlar
In: Diger
5 May 2010Yaklaşık 1 ay önce bünyesinde çalışmaya başladığım Huawei Telecommunications Co. Ltd. tarafından eğitim ve proje devri amaçlı Çin’e gönderiliyoruz. Takribi kalış süremiz 2-3 ay olarak gözüküyor. İnsanlar şimdiden alacak listesi yapmaya başladı bile. Çin’in Shenzhen kentinde konuşlanacağız, fakat haftasonları oldukça gezmeyi planlıyoruz.
Çin’in gezilmezse olmaz yerleri başlıca Shangai ve Beijing(Pekin) fakat bu şehirler bizim kalacağımız yere biraz (kuş uçuşu 2k km) kuzeyde kalıyorlar ve uçakla bile gitseniz minimum 3-4 saat sürüyor. Yine de Çin’e gitmişken bu şehirler görülmeden dönülmez mantığıyla bu iki şehre gitmek istiyoruz.
Shenzhen, Çin’in güney doğu kıyısında yer alan, Hong Kong’un sınırında bir şehir. Bu sebepten, Istanbul – Hong Kong seferi ile direkt uçacağız. Orada oluş günümüz Cumartesi olduğundan, Hong Kong’da 1 gün kalma durumumuz doğdu.
Çin, double pass vize veriyor maksimum. Daha doğrusu iş vizesinde o kadar veriyor. Bir başka deyişle, Çin’e 2 kez giriş yapabiliyorsunuz. Yani bu da demek oluyor ki, biz Çin’e giriş yaptıktan sonra, Çin dışında bir ülkeyi daha gezme fırsatımız olacak.
İşte burası büyük bir muamma, keza Hong Kong dibimizde fakat, Tokyo da oldukça cazip bir alternatif.
Avrupa veya Amerika seyahati olsa bu kadar heyecan uyandırmazdı içimde. Şimdilik hepimiz heyecanlı bir bekleyiş içindeyiz, neler olacak göreceğiz.
Kalın sağlıcakla !
Canon EOS 50D’yi aldığımda, menüde bir yerde üst düzey DSLR makinelerin bazılarında bulunan otomatik netleme ince ayar özelliği bulunduğunu gördüm. Ne işe yarıyor, nedir, ne değildir derken, bu özelliğin çok işe yarayabileceğini gördüm. Şöyle ki, body ya da objektifler üretilirken odaklama modülleri bir tolerans payı ile üretiliyor. Buradaki bir tutarsızlık da en çok auto focus’ta tam odaklayamama sorunu olarak fark ediliyor(çoğu zaman farkı gözle görmek pek mümkün olmasa da). Yani makineniz ve objektifiniz ikilisi bazen çok ufak bir miktar odakladığınız yerin önünü ya da arkasını odaklıyor. Bu da backfocus ya da frontfocus problemi olarak adlandırılıyor.
Üst düzey makinelerde bu ince ayarı yapmak için menüye bir arayüz eklenmiş. Kendi makinemden örnek verirsem; 50D’nin menüsünde, üstteki ilgili sekmeye gelerek (bendeki versiyonda sondan üçüncü) “C.Fn III Autofocus/Drive” içinde 7. ayara gitmek suretiyle (AF Micro Adjustment) ulaşabilirsiniz. Burada 3 seçenek göreceksiniz.
Burada tabi ki her lens için farklı olacağından, hepsi için ayrı ayrı ayar yapmak gerekli diye düşünüyorum.
Bu menüde 2. seçenek üzerine gelerek INFO tuşuna basarak istediğiniz değeri wheel yardımıyla seçebiliyorsunuz. (-20 .. +20). -20′ye yaklaştıkça AF ayarınızı biraz daha yakına odaklamak üzere, +20 ye yaklaştıkça ise daha uzağa odaklamak üzere ayarlamış oluyorsunuz.
Peki nereden anlıyoruz bizim makine veya lensimiz için bu ayarı değiştirip değiştirmememiz gerektiğini? Bunun için internette bir çok teknik paylaşılmış. Ben uyguladığım yöntemiz paylaşacağım:
Öncelikle aşağıdaki linkteki dosyanın 18. sayfasını print out almamız gerekiyor (İngilizce’niz var ise tüm belgeyi okuyun, fotoğraf makinesinde auto focus nasıl çalışıyor onu anlatıyor) :
http://rapidshare.com/files/373028674/af_ma.pdf
Şimdi yazının en sonundaki fotoğraftaki gibi makinemizi sabit bir tripoda koyarak print aldığımız sayfanın ortasındaki “Focus Here” yazısına tam 45 derecelik açı ile odaklanabileceğimiz şekilde ayarlıyoruz (Bu açının mümkün olduğunca 45 derece olmasına özen gösterin, bu kısım önemli). Objektifinizi maksimum zoomlayıp, diyaframı da maksimum açmak, net alan derinliğini azaltacağı için bu testi daha sağlıklı yapmanızı sağlayacaktır.
Bir sonraki adımda 2 seçeneğimiz mevcut:
Buradaki amacımız, “Focus Here” ve hem solda hem sağda bulunan “This text should be perfectly in focus” yazısının mümkün olduğunca net olması. Bunu da menüdeki daha önce bahsettiğimiz yerden ayarlamak suretiyle, otomatik odak noktasını biraz öne ya da arkaya çekerek tam o yazının oraya denk gelecek şekilde oturtmak.
Aşağıda benim çekmiş olduğum test fotoğraflarını görebilirsiniz:
Bu fotoğraflara bakarak benim kullandığım Tamron 17-50 mm lens için +15 ya da +20 değerini kullanmam gerektiği çok aşikar. Bu demek oluyor ki, benim 50D + Tamron 17-50 mm ikilim normal şartlarda odaklamak istediğim noktanın çok az arkasına odaklıyor. İnternette bu kombinasyonu kullanan diğer kullanıcıların değerleri ile tutarlı bir değer elde ettim. Bu fark 2-3 mm gibi bir fark, fakat yine de çok önemli bana göre. Bu durum manzara ya da geniş açılı bir fotoğraf çekerken pek bir fark yaratmayacaktır fakat özellikle portre çekimlerinde, göze odakladığımız zaman gözün tam keskin olmasını isteriz. 2-3 mm arkaya odaklaması istediğimiz gibi olmamasına sebebiyet verebilir.
Sonuç olarak eğer makinenizde böyle bir özellik mevcut ise lens ile olan uyumlarına bir göz atın derim.
Ayrıca farklı bir blogdaki şu yöntemi de kullanabilirsiniz: http://blog.willshootphotography.com/2008/10/canon-50d-af-mi.html
Yaklaşık 2.5 senedir Canon’un, giriş seviyesi DSLR makinelerinde iyi bir yer edinen EOS 450D modelini kullanıyordum. Açıkçası giriş seviyesi DSLR makineler arasında aranabilecek çoğu şeye sahip diyebilirim. Fakat bir süredir (ki bu süre 6 ayı geçmez) artık EOS x0D ya da EOS xD sınıfına geçmem gerekiyor hissiyatına kapılmıştım. Sürekli 50D ile 7D arasındaki farkları inceledim bu süre zarfında. Aklım hep 7D’deydi fakat 50D alacağımı ben de biliyordum (aralarında yaklaşık 500 dolar gibi bir fark var). Keza 7D de kendi sınıfının diğer modellerinden farklı olarak, 50D gibi 1.6 crop’lu. Yani full frame bir sensöre sahip değil. Bu yüzden aradaki fark verilmez diye düşünüyordum hep.
Geçen haftasonu Hayyam’a gidip Tokina 11-16mm f2.8 lensinden almaya karar verdim. Nedir bu lensin özelliği diye soracak olursanız, bir nevi balık göz olarak da sayabileceğimiz, geniş açılı bir objektif. Kendi sınıfındaki rakiplerine göre diyafram açıklığının 2.8′de sabit olması ve keskinlik açısından oldukça tatmin edici sonuçlar vermesi bu lensi bir anda bir adım öteye taşımış durumda. Fakat nereye sorsam bulamadım. Neymiş, yurtdışında da yokmuş, Japonya da tatilmiş vs.
Tesadüfi, bir vitrinde 50D body’sini gördüm. Fiyatını sordum ve 1000 dolar cevabını alınca 200 dolar daha ucuzlamış diye sevinerek, bir de Tokina’da yaşadığım hayal kırıklığını gidermek adına hemen aldım.
450D ile 50D arasındaki tecrübe ettiğim farklar:
Bunlar gibi bir çok artı sayabilirim. Fakat şimdilik aklıma gelenler bunlar.
Eğer fotoğrafa hiç başlamamışsanız ve bu yazıyı okuyorsanız, bu sakın sizi “o zaman başlangıç olarak 50D almalıyım” düşüncesine sürüklemesin. Ben kesinlikle bazı şeylerin kademeli olması gerektiğine inanıyorum. Giriş seviyesi bir makine ile başlayıp, zamanı geldiğinde o makinenin neden size yetmediğini anlamanız, bana göre fotoğrafçılık temellerini sağlam atmaya başladığınız anlamına geliyor. Bunu anladığınız anda o makineyi satıp bir üst sınıfa geçerseniz, işte o zaman gerçek bir deneyime sahip olacaksınız. Şunu da belirteyim, 450D ile 50D arasında başlangıç seviyesi açısından hiç de öyle dağlar kadar fark yok. 450D ile katıldığım bir yarışmada bir çok xD ve x0D serisinden makineli arkadaşımdan çok daha iyi bir derece elde etmiştim. Fotoğrafçılık sadece ve sadece doğru ve yaratıcı kadrajı görebilmektir. Teknik detaylar olayın ayrı bir boyutu. Bunu zamanı gelince zaten anlayacaksınız.
Canon, giriş seviyesi DSLR modellerine yeni bir model daha ekledi; Canon EOS 550D. 500D’nin çıkmasının üzerinden 1 sene geçmiş olmasına rağmen, Canon, Nikon ve Sony gibi rakiplerine karşı üstünlüğü korumak adına sürekli bir yeni model çıkarma politikasına devam ediyor.
550D’nin teknik özellikleri;
Giriş seviyesi DSLR makinelere eklenebilecek pek çok şeyi eklemiş durumda Canon. Ben yaklaşık 2.5 senedir 450D kullanıcısıyım. Bu özellikler içinden 3-4 tanesi keşke olsaydı bende de dediğim özellikler. Yazın 7D’ye geçtiğimde sanırım giriş seviyeleri ile ilgilenmeyi bırakacağım
Peki gelelim asıl soruya. 550D ile Canon’un bir önceki giriş DSLR modeli olan 500D arasında ne fark var? Bunu da dpreview sitesinden aldığım bir tablo gayet net ortaya koyuyor:
Tablo kaynağı : http://www.dpreview.com/previews/CanonEOS550D/
In: Diger
28 Feb 2010Wordpress kullanıcıları bilirler, Türkçe karakter problemi çok baş ağrıtabiliyor. Özellikle Wordpress’in Türkçe versiyonunu kurmayıp, yabancı dil versiyonlarını kurarsanız, epey uğraşacaksınız demektir. Blog’umu açtığım günden beridir ben de bu problemi yaşıyordum. Benim problemim Wordpress’in MySQL’de otomatik olarak oluşturduğu tabloların collation’larının, latin1_swedish_ci olmasıydı. Bunu teker teker MySQL komutlarıyla dönüştürmeye hazırlanıyordum ki, bunun için yazılmış bir plugin olduğunu gördüm. 2-3 saniyede tüm tabloları, içeriğine dokunmadan utf8_general_ci karakter set’ine dönüştürdü.
Eğer siz de aynı sorundan muzdarip iseniz, bu link tam size göre.
In: Internet
28 Feb 2010Son yıllarda Javascript ile uğraşan veya en azından bir dönem uğraşmış olan developerlar için çok önemli bir yer edinmiş olan jQuery kütüphanesinin 1.4.2 versiyonu yayınlanmış. 1.3.X versiyonundan geçişlerde ufak tefek problemler yaşanabiliyormuş, bu yüzden henüz kendi sitelerimizde 1.4.2′ye geçiş yapmadık. Fakat bir çok bug-fix ve optimizasyon çalışması yapılmış gibi görünüyor.
En önemli değişiklikler olarak, “live” ve “die” methodlarının yerine “delegate” ve “undelegate” methodları eklenmiş, performans geliştirmeleri yapılmış, ve 40′a yakın sorun düzeltilmiş.
jQuery’nin 1.4.2 versiyonunu buradan indirip kullanmaya başlayabilirsiniz.
In: Teknoloji
29 Jan 2010Bilişim ve teknoloji sevenler, günlerdir, hatta aylardır bugünü bekliyordu. Apple, yeni tablet bilgisayarını(?) duyuracaktı. Bugüne kadarki açıklamalar ve beklentiler, hep beklentiyi yüksek tuttu. En büyük tartışma acaba yeni Apple tableti iPhone OS’ın geliştirilmiş bir versiyonunu mu kullanacaktı, yoksa Snow Leopard’ın basitleştirilmiş bir versiyonunu mu? Bir kısım Snow Leopard’a benzeyeceğini savunurken, bir kısım da iPhone’un işletim sistemine benzer bir işletim sistemi olacağı yönünde görüş belirtiyordu. Yeni ürünün ismi iTablet, iSlate, iPad vs. gibi bir çok spekülatif söylemle çoktan verilmişti. İşte o gün geldi ve çattı. Apple, yeni tablet’ini iPad olarak lanse etti.
Peki iPad nedir? İşte bu ürünün başlıca özellikleri;
- Entegre edilmiş Safari tarayıcısı ile internet erişimi
- Mail okuyup, gönderebilme
- Gelişmiş fotoğraf albümü göstericisi
- Video/Film görüntüleme
- YouTube desteği ile online video izleme
- iPod ile müzik dinleme
- iTunes ile AppStore’daki herhangi bir iPhone app ya da iPad için özel geliştirilecek olan app’leri indirebilme
- iBooks yazılımı sayesinde, Amazon’un Kindle’ına rakip olabilecek kalitede e-kitap uygulaması
- GPS desteği ile Google Maps
- Not alma, Takvim, Kişiler Listesi etc.
Bu tip özellikler varken, bu ürünün ilk açıklamaların aksine, tamamen bir “multimedia gadget” olma yolunda ilerlediğine şahit olduk. Kısacası tipik bir Apple ürünü. Apple, iPod, iPhone vb. multimedia cihazlarında kullandığı stratejinin çok benzerini iPad pazarlama stratejisinde kullanmışlar gibi gözüküyor. iPod 3G’nin, Apple açısından ne denli değişikliğe sebebiyet verdiğini gördükten sonra, iPad’de de benzer bir strateji uygulamamalarını beklemek abes olurdu doğrusu.
iPad’in lansmanının bitmesinden dakikalar sonra, teknik detaylar eleştirilmeye veya yüceltilmeye başlandı. Ürünün teknik detaylarına bakarsak;
- 9.7 inch LED aydınlatmalı IPS panel ekran
- Multi-touch desteği
- 0,68 rahat
- 10 saatlik aralıksız kullanım pil ömrü
- İnce tasarım (24,2 cm, 19 cm)
- Kablosuz bağlantı desteği ve 3G desteği
- 1GHz A4 işlemci.
Bu özellikler içinde neden Flash Disk desteği yok? Neden USB girişi yok? Neden multitask olayı yok?
Yukarıdaki sorular ile Apple’ın çıkarmış olduğu tablet’in eksik yönlerini görmeye çalışanlar, bir konuda haksızlar. Bahsetmiş olduğumuz firma Apple. Apple, günümüz insan yaşamının büyük bir çoğunluğu iş ve en arasında mekik dokumak ile geçtiğinin bilincinde ve yaptığı işi dünya üzerinde kendisinden daha iyi yapan şimdilik yok. Apple’ın amacı, insanların (ya da piyasanın) ihtiyacı olan yeniliklere nokta atış yaparak, getirdiği özellikleri layıkıyla yapmak suretiyle pazarlamada üstün bir seviyeye gelmek olduğundan, çıkaracağı iPad’lerin, basit ve en temel ihtiyaçları karşılaması, biz kullanıcıları pek üzmeyecektir.
İşte yeni Apple harikası iPad’den fotoğraflar:
Ürünlerin fiyat skalası, 499$ ile 829$ arasında değişiyor. 16-32-64 GB internal storage modelleri mevcut. Şahsi fikrim, Apple iPad’in, her ne kadar ilk başta beklentilerin altında kaldığı belirtilse de, orta vadede netbook ve diğer tabletlerin tahtını, yine Apple sadeliği ve kullanıcı dostu arabirimiyle sarsacağı yönünde. Kendim, Amerika’dan yaza bir tane edinmeyi düşünüyorum. Yeni Kindle 400$ ediyorsa, iPad de 499$’a alıcı bulacaktır. Tahminlerden daha çok.
Son günlerde Microsoft’un da kabul ederek dillendirdiği Internet Explorer’daki açıklar nedeniyle, Almanya’da bilgi güvenliğinden sorumlu federal ofis, Alman vatandaşlarına Internet Explorer 6/7/8 kullanmamalarını tavsiye etmiş. Bu durum, 80+ milyon insanın yaşadığı Almanya’da diğer tarayıcıların ağzını sulandırmış olabilir fakat her nedense bu tür açıklamalar işe yarasa bile vadesi kısa oluyor.
Kaynak: http://www.engadget.com/2010/01/16/germany-advises-its-citizens-to-say-nein-to-internet-explorer/
In: Diger
1 Jan 2010Arkadaşın 2009′u sevemedim. Senle güzel bir ilişkimiz olacak; hissediyorum 2010. Bana gösterdiğin ilk rüyada, şu an olmayan sevgilimle uyudum. Sabah da Alka-Seltzer buldum evde. Erken de uyandırılmadım. Sanırım bu kez olacak 2010. Tuttum seni.
Kapatırken klasik temennimizi de söylemeden kapatmayalım:
“Yeni yılın herkes adına mutlu, sağlıklı, bol kazançlı ve sevdikleriyle beraber olduğu bir yıl olmasını dilerim.”
İyi yıllar !
Orkun Kaan Türeyyen
08/06/1985